Boş Vakit


Bu hayatta iki şeyin değerini bilmiyoruz demiş atalarımız. Biri sağlık diğeri ise boş zaman. Lise zamanlarımda "ben ev hanımı olmak istiyorum yeaaaa" diyip dururdum arkadaşlarıma. "Bütün gün Facebook'da FarmVille oynarım." diye de eklerdim. Ama annem o zamanlardan beri bana mühendis olacağımı aşıladığı için "mühendislikte cebimde kalır." diye diye saf saf dolaşırdım. Gel zaman git zaman derken bu vakitlere geldim. Şuan her gün sabah 8'de annem ile kalkıyorum. Annemi, babamı, abimi işe uğurluyorum. Kahvaltı yapıyorum. Odaları topluyorum. Bulaşık yıkıyorum ve saate bakıyorum daha öğlen olmamış. İnternette takıl, YouTube da sörf yap derken öğlen vakti geliyor. Öğlen yemeği ye, gene internette takıl felan filan derken zaman akıp geçiyor bu sıralar. Hı, bu arada abimin üniversite ödevlerini de ben yapıyorum. Hani iş de hergün bakmıyorum. İnsanı daha da strese sokuyor.

Bakıyorum da, elde var sıfır. Hayatımı ne kadar da boş yaşıyorum. Geçen zamanın kıymetini hiç bilmiyorum, hiç! Düşünüyorum, ne yapmalıyım?

Kendime dair, hobilerim de yok ki. Haftada üç kez spora gidiyorum zaten. Şimdi Jeff adında uzun ince bir bey'den dersler almaya başladım. Onun dışında, üniversite arkadaşlarımı görmek istemiyorum, çünkü sadece işsiz olan benmişim gibi geliyor ve bu da bana utanç veriyor. Mezun olduğu okulun sadece %5'nin iş bulmakta zorlandığı bir hayattan bahsediyorum. Acaba kime ne kötülük yaptım.

Bazen düşünüyorum, diğer insanlara göre daha şanslı olabilirim. Sonra da soldan bir ses, Türkiye'de olsan iki cafeye gider insan yüzü görürdün diyor. Acaba Türkiye'ye mi gitsem? Ama şimdi de kış geldi, herkes okulda, işin de gücünde....

Hem istemiyorum artık sanki. Beni Türkiye'den soğuttu. Belki onu görmeyeceğim, ama ihtimalini düşünmek bile gözümden iki damla gelmesine yetiyor.

Bilmiyorum.
Anladım ki, ev hanımı olmak bana göre değilmiş. O kadar da kolay değilmiş.
Duvarlar ile konuşmaya başlamadan önce benim iş bulmam lazım.

Sağlıkla Kalın
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Amerika

Amerika'ya gelmeden önce buranın aynı filmlerdeki gibi olduğunu düşünmüştüm. Çoçukların sokakta afacan olduğunu sanıp herkesin ağaç evleri olduğunu tahmin ediyordum. Geldiğim de anladım ki, ne dışarı da çoçuk var ne de ağaçlarda evler. 14 yaşındaki bir velet için ne kadar da hüsran verici, değil mi? Ben artık katılmıyor olsam da, dışarıdan bakana Amerika hala çok merak edilen bir ülke. Gerek yaşamı, gerek zorlukları gerekse kültürü. Türklerin anlamadığı ama yaptığı o kültürü...

Hazır YouTube olayına girmiş iken, böyle bir video'ya değineyim dedim. Videoyu kesip biçerken milyonlarca yorum geldi gibi bir duygu vermiş olsam da, iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yorum geldi sadece. 

Amerika'ya ilk ben 5 yaşında iken gelmişiz. 1 sene kalıp dönmüşüz. Ailem dönmek istemiş, beğenmemiş buraları. Evet evet, bu rüya ülkesini beğenmemişler. Sonra yıllar geçti ve tekrardan Amerika kararı alındı. Video'da da değindiğim gibi Green Card'lı olanlar en fazla 3 ay kendi ülkesinde kalabiliyor. Biz tam 9 sene 8 ay kalmışız. 10 sene sonra da Green Card iptal oluyor. Amerika da yaşadığımız her 10 sene yenilemeniz gerekiyor. Tabiki de herkes giremezsiniz desene de, kader değil mi? Polisin pasaportlara sonra da bize bakıp "Welcome to America!" demesi hala kulaklarımda çınlıyor.

İşte o zaman hayat hikayem başladı. Lise bana göre fena değildi. Filmlerdeki gibi kötü karakterli ve beni dolaba sıkıştıran çoçuklar ile karşılaşmadım. İngilizce öğretmeye çalışan öğretmen, Rus idi. Beni de çok severdi. Her bir işimin peşinden koştururdu, sağolsun. İlk geldiğim sene Türkiye ye gitmeyince, o gitmiş ve bana anahtarlık getirmişti. Beden dersin de hoca bana bir kaç kez üstümü değiştirmedim diye C verince, hocayla konuşup notumu düzeltmişti. Bir gün beni kızdırmıştı ve babamı çağırıp "Büşra çok inat, 1 haftadır benimle konuşmuyor." demişti. Facebook hesabım olduğu zamanlarda da fotoğraflarımın altına "çok güzelsin" yazan da o, bildiniz. Ah lise ah! Açıkcası hep liseyi Türkiye de okumak istemiştim. Olmadı. Bende o Türk dizilerindeki lise hayatına özenmedim desem yalandır.

Sonra geldi üniversite. Arkadaşım ile 2 sene aynı okuldaydık. Aynı dersleri aldık. O hemşirelik okumak istiyordu, ben de mühendislik. Ama ben aynı sınıfta olmak için ihtiyacım olmayan dersleri aldım. Arkadaşlıkta bunu gerektirir? Şimdi suratını gören cennetlik. Sevgilisi niyetine arkadaşlarını unutanları hiç anlamıyorum! Sonra ben okul değiştirerek endüstri mühendisliğini okudum ve bitti. İş bulmayı kolaylaştıran bir dua istiyorum....

İnsanların davranışlarına gelirsek, burada en ufak bir şey de teşekkür etmesini sonra da özür dilemesini iyi biliyorlar. Türkiye tatilinde Bakırköy - Taksim otobüsünden inerken şöföre teşekkürler demiştim de, suratıma bön bön bakmıştı.

İşte böyle.
En uzun yazımdı sanırım. Videoda uzun oldu gerçi.

İzlemek için;

Sağlıkla Kalın.


Dur!

"Stop making memories with the people you rather forget."
Her gün bu cümleyi okuyup, "ne kadar da doğru!" diyorsun bu aralar.
Yok bana şimdi bu cümleyi söylese böyle derim. Yok onu orada görsem böyle yaparım. Yok şu hareketine cevabım bu olurdu....
Hayatımdan birisi çıkmış ise, bir nedeni vardır elbet. Bırak orada da kalsın. Sahip olduklarım ile ben gayet mutluyum. Mutluyum.

- İçimdeki ben.

Ee, senden naber?

Selam.
Hala mezun ve işsizim. Nazara geldiğime inanıyorum. Başka açıklaması yok gibi. Şaka gibi. Bu konu hakkında günlerce konuşabilirim gibi....

Onun dışında hiç bir değişiklik yok.
Dün müstakbel arkadaşlarım ile piknik yapmaya gittik. Uzun süreden beri aklımdaydı. Millet taaaaaa nerelerden geliyor Central Park'a gidelim de, piknik yapalım diye biz burnumuzun dibinde gitmiyoruz diyerekten herkesi gazladım. Geçen cuma günü şuan aklıma gelmeyen bir nedenden dolayı gidemedik. Gün bu gündür deyip dün attık kendimizi sokaklara.

Sara makarna salatası yaptı. Ben sandviç yaptım ve Anthony'de geriye kalan atıştırmalıkları getirdi. Bu arada biz sağlıklı beslenmeye başladık ve spora yazıldık. Fit olmam gerekiyor artık. Ciddiyim.

Güzel bir gün oldu. Huzur doluydu.

Sanırım en son yazımdan sonra hayatımda olan aksiyon sadece bu kadardı. Dur bir düşüneyim. Evet, bu kadar.

Hııııııııııııı, birde ne var biliyor musunuz? YouTube videolarımın altına yorum yazan iki bağımsız kişi beni çok mutlu etti. Neymiş neden bu kadar az takipçim olduğumu anlamıyorlarmış. Anam ne mutlu oldum, sormayın.

Her ne kadar dünden kalan bu fotoğrafı instagrama daha koymasam da, buraya koyayım da, hatıra kalsın. Hemde fotoğraf bloglarda daha iyi oluyormuş. Instagram adımı da şuraya sıkıştırayım mı? Hihihihi. 
Saka şaka. Sağ tarafda mevcut zaten.


Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
Izlemek istersen;


Çocukluk

İstanbul Beyoğlu doğumluyum ben. Çocukluğum İstanbul'da geçti demek istiyorum ama ne kadar doğru olur bilemedim. Cuma günü'nden hazır olan bir bavul kapı girişinde hep dururdu. Her cuma akşamı babam işten geldiği gibi Sapanca yolunu tutardık. O zamanlar oralarda herkes birbirini tanırdı. Kırkpınar'daki amcamın evinden Soğuksuya babamın teyzesine yürürdüm. Oradan babanemin evine Tepebaşına giderdim. Kırkpınar'da beni yolda görenler "Şinasi'nin kızı gelmiş. Bak ne kadar da büyümüş." diye söylenirlerdi. Hiç korkmazdım.

Etrafta yapılan sitelere yerliler çok sinirlenirlerdi. İstanbullular geldi. Ortalık 34 plaka araba kaynıyor derlerdi. Aslında bizim de arabamız 34 plâka idi ama, neyse.

Kırkpınar benim için farklı işte. Babam yeşil çam filmlerinin hep orada çekildiğini söyler. 

Geçenlerde New York'daydım. Washington Square Park'ın içinden geçtik arkadaşlarım ile. Sıcak bir gündü. Su akıtan bir figürün etrafında insanlar toplanmıştı. Sular içinde oynayan iki tane çocuk vardı. Yadırgadım ilk önce. Benim annem hayatta izin vermezdi öyle bir duruma. Sonra çocukluğum aklıma geldi. İlk defa gecelere kadar dışarda kalabildiğim Kırkpınar mesela. Onun ardından anneme buradayım deyip Beşiktaş bulvarından Nişantaşına çıktığım günler. Ne kadar da çok severdim. Hala da çok severim!

Ya 6. sınıftaydım ya da 7. O zamanlardan belliymiş maceracı olacağım. Özgürlüğü sevdiğim. Gerçi ben tahta masayı ve üstüne 3 tane tahta sandalyeyi koyup ve onunda üstüne çıkıp incir koparmaya çalışan bir insanım. Korkmazdım hiç.

Şimdi ise hayat çok farklı. Ah o çoçukluk yılları!
Bu yazı aslında buradaki çocukların çoğu istediğini yapabilmesi ile ilgiliydi. Malesef ki konu dışına çıktım. Üzgünüm.
Belki başka sefere?
Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;

Sevmiyorum

Özleyen, "özledim." desin mi? Evet evet, desin.

Özledim.

Polyanna olmasını çok severim. Ama sinirlenince de ağzımı açıp gözümü yummakdan kaçamıyorum malesef. Arkadaş arasında adımın dobra olmasını da sizden gizleyecek değilim. Ama gerçekten bazı konular var ki, bunların yapılmasından hiç hoşlanmıyorum. Amerikalılar buna "pet peeve" diyorlar. 

Mesela ben birisinin geç kalmasından hiç hoşlanmam. Eğer buluşmak için öğleden sonra 2'de adı lazım olmayan bir kafede buluşmaya söz vermiş isek, ben tam 2'de ya da daha erken orada olurum. Bekletilmeyi hiç ama hiç sevmem. Ki bu sebepten dolayı bende bekletmiyorum.

Zaman bu arkadaş, geri gelmiyor. Senin beni bekleterek zamanımı çalmaya ne hakkın var? Günah değil mi?

Neden insanlar geç kalmasını sever anlamıyorum. Böyle bir arkadaşa(arkadaşlara) sahibim ne yazıkki. Hele bir arkadaş var ki, hazırlanması en az 3 saat alıyor. Görünür de yaptığı bir şey de yok aslında. Eli yavaş diyeceğim o da pek doğru değil. Bir gün oturup, ne yapıyorsun sen diyerek psikolojisine bile inmeye çalıştık. Değişti mi? Hayır. İnsan 7'sinde nasılsa 70'inde de öyledir diyerek, Atalarımız zaten bize selam çakmış.

Anladım ki, büyüklük gene bende kalmalı. Onları da öyle kabul ediyorum. Kabul etmeyi öğrendim. 

Haydi durma sende haykır, seni en çok ne sinir eder?

Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Zamanla Anlıyor İnsan


Pembe bulutlardan inildiğinde, hayat gazete kağıdı ile silinmiş cam gibi parlıyor. Önüne geçip bakıldığında ufuk açık ve net gözüküyor. Olmazsa olmaz diye nitelendirdiğimiz kişilerin/hobilerin/etkinliklerin/davranışların aslında olmadan da çok güzel bir şekilde yaşandığı bir hayattan bahsediyorum. Peki abarttım. Olmadan da "dayanılabilir" bir şekilde yaşandığı bir hayattan bahsediyorum.

Sanırım insan hayatında herkesin adım attığı ve yaşadığı bir dönem noktası oluyor. O saatten sonra iniliyor o bulutlardan ve hayat işte o zaman başlıyor. Bu dönem noktasını sınırlandırmak istemiyorum çünkü kimsenin hayatı bir başkasınınkine eş değer değil. Lakin örnek vermek gerekirse, bir aşk yarası ya da hırs olabilir. Olgunlaşmakta bunun cabası.

Zamanla anlıyor insan.

"Çocuğum her gün fast-food yenmez." lafının önemini. E sağlık dede kapıyı ya çalacak ya da çalmış oluyor o anda çoğu zaman.

Zamanla anlıyor insan.

Anı yaşamanın aslında stres ve ruh hali için su gibi değerli ve bir içim olduğunu.

Ve yine zamanla anlıyor insan.

Vazgeçmek zorunda olduğu kişilerin olduğunu.

Bunların çoğu yıllar geçtikçe gerçekleşiyor. Yıllar geçtikçe bir şekilde öğreniliyor. Yıllar geçtikçe yıllar önce verilen öğütlerin ne kadar da değerli olduğu anlaşılıyor. Bakıyorum da iki tür insan var çevremde. Biri bunların hala farkına varamamış ve olgunluğa erişememiş diğeri ise hayatı elleri arasına yavaş yavaş almaya başlayan ve bir takım işler yapmak için koşturan kişiler. Ben bu iki tür kişileri de yakından izliyorum. Hayatı ayakları altına alan kişilerin mutluluklarına ortak olmak ve ufuk çizgisine zamanla erenlerin nasıl ayakta durduğunu görmek için.

Hayatın ilacı zaman. Unutmamak lazım ki

Zamanla anlıyor insan.

"Ben bunu istiyorum, olsun, olmalı." değil de "Hayırlısı ise olsun, olur." demenin verdiği huzuru.

Sağlıkla Kalın,

Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Selam


Selam canım, amcanım.


Boston'dan döneli iki gün oldu. Arkadaşın evi rahattı, güzel vakit geçirip, yeni yerler keşfettim. Lakin eve geldiğimdeki rahatlık bir haftalık tatil de mumla aranacak değerdeydi. İnsanın evi gibisi yok arkadaş, bunu anladım.

Evimin ve arabamın kokusunu özlemişim. 

Boston'da genellikle müzeleri gezdik, akvaryuma gittik, ve meşhur olan restaurantlarına gittik. 
Ve ne yalan söyleyeyim, her gün dışarıda yemek yemek de bir zamandan sonra bıktırıyor. Hiç öyle her gün pizza yesem sıkılmam demeyin. Yemezler!

Bu arada diplomam da geldi. Sonunda! Her gün "acaba göndermeyecekler mi?" ya da "gerçekten mezun olmadım mı yahu?" demekten vazgeçtim.

Bilmiyorum, duydunuz mu ama Amerika'nın en büyük özel şirketlerinden birisi Wal-Mart adında bir firma. Sebze/meyva, kıyafet, teknoloji, makyaj, ev eşyaları yani aklınıza gelen her ürünü ucuza satan bir mağaza. Üniversite arkadaşlarım ile endüstri mühendislerinin buluştuğu toplantıya katıldığımız da orada çalışan 3 kişi ile tanışmıştım. Beni ertesi gün görüşmeye çağırdılar. İlk mülakatı geçtim. Ikinci mülakat için de şehir dışına Arkansas'a yolladılar. Cevaplarını bekliyordum ve Boston'da iken aradılar. İşe kabul olmamışım. Ne yalan söyleyeyim çok da üzülmedim. Çünkü hayırlısı ise olsun diye dua etmiştim ve demekki hayırlı değilmiş. Yaradanın bir bildiği var, eminim.

Keşke sebebini sorsaydım. "Peki, teşekkürler." deyip kapattım telefonu. Sonradan gelir aklıma hep. 

Anlayacağınız hala işsizim. Pamuk eller klavyeye, başvurular beni bekliyor.

Sağlıkla Kalın. 

Okumak istersen;
Guzellikleri Gorememek
İzlemek istersen;
New York City ve Bryant Park

Gidiyom Ben

Bu aralar canım heryere gidip gezmek istiyor. Mezun olduktan bir kaç gün sonra Nashville, Tennesse'ye gittim. Döndükten bir kaç hafta sonra Bentonville, Arkansas'daydım. Yarın da 5 günlüğüne Boston, Massachusetts'e gidiyorum.

Bu aralar canım seyahat çekiyor. En sıkı olanından.

Döndüğümde iş başvurularına başlamam lazım. Beklediğim şirketten 3 hafta (neredeyse 4 olacak) iyi yada kötü bir haber gelmedi. Mailime de cevap yazmadılar. Anladık, Amerika'nın en iyi şirketlerinden birisin. Ama beni bu kadar bekletmeye hakkın yok. Profesyonellik bunun neresinde?

Mezun ama hala işsizim.

Sağlıkla Kalın.

New York City Gezisi


Geç mi oldu? Yok canım.
Zaten geç olsa bile pek de çok kişinin umrunda olduğunu düşünmüyorum. Amaç benim mutlu olmam.

Be Happy, dostlar!

Neyden mi bahsediyorum? Tabiki de New York gezimin ikinci bölümünden. Birinci bölüm için; bakınız. İzleyiniz.
Birinci bölümde MetLife Stadyumu, Lincoln Tüneli ve Times Square vardı. Bu bölümde de ucundan kıyısından bir çok yer var. 

Bryant Park ile giriş yapmak istiyorum. Video'da sessiz sakin dedim ama pek de öyle değil. Yani, burası New York, ne kadar sessiz olabilir ki? Lakin gerçekten huzur bulmak için gelinmesi ve insan seyretmesi çok hoş olan bir yer. Sıkıca bir tavsiye ediyorum.

Daha sonra Rockefeller Center'ıönünden geçtik. Boş yere turist kaynayan yerlerden. Kışın buz pateni, yazın da kafelerin olduğu bir alan.

Nedense şuan bu yazıyı yazmakta çok zorlandım. Belki de bana normal ama görmeyenlere ilginç gelebildiği için. Ama her bir yer için söylenecek çok birşey yok. Sadece çevresi güzel, binaları instagranmaya değer, o kadarcık. 

Cık cık cık. Ayşe sen bu oyundan çık.

Metropolitan Sanat Müzesi konuşmaya değer ama. Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Burası Dünya'nın en büyük müzelerinden bir tanesi. Central Park'ın hemen yanında bulunuyor ve içinde hemen hemen her ülkeden ürünler var. Parayı verip aldılar, tabi. İlimunatı bunlar, söylemedi demeyiniz. 

Hahahahaha. Kafa gitti. Daha fazla saçmalamadan, size iyi seyirler!


Üçüncü bölümde bulaşmak üzere.
Sağlıkla Kalın. 

Okumak istersen;

Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey

Bu aralar evde 7/24 yatıyorum. Keyif sürüyorum kısacası. Sadece derin derin düşüncelere dalarak zaman geçiriyorum. Bloğa da girmemem bu sebeptendir. Bazen oluyor bana öyle. Neyseki geri döndüm. 

İşte geldim buradayım!

Bu mim'de bana ilaç gibi geldi. Benim de bu mime ortak olmamı isteyen bu iki güzel insana şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz. Her ikinizin sorularını da birleştirdim, lakin malesef ki soru 11 tane ve birinizin bir sorusu diğerinden fazla oldu. Affına sığıyorum.

Şimdi gelelim sorulara!

1. Tüm paranı neye harcasan asla pişman olmazsın?
Açıkcası ben çalışıp kazandığım paramın yarısından çoğunu yemeğe harcıyorum zaten. Ve bu durumdan hiç de hiç pişman değilim. Gelin birlikte yiyip harcayalım.

2. Küçükken; 'ne olmak istersin' sorusuna verdiğin cevaplar?
Kendimi bildim bileli öğretmen olmak istemişimdir. Annem hep "sen öğretmeyi bilmiyorsun. Ya sen çoçukları ya da çoçuklar seni döver." dese de öğretmenlik kutsaldır.

3. Bir gün boyunca aç kaldınız (Ramazanda olduğu gibi ) ilk ne yemek isterdiniz ?
Yemek yemesini seven bir insanım. Lakin her önüme koyulduğunu yemem. Çok seçerim. Bütün gün aç kalırsam eğer, ki şuan açım, ilk aklıma gelen İskender oldu. Evet evet, iskender. 2 senedir yemedim.

4. Bir dalga olsaydınız nereye vururdunuz ?
Her Lazuri Bozo (Laz Kızı) gibi atın beni Arhavi sahillerine. Gerçi şimdi sahilde kalmadı ama, neyse. Konumuz bu değil. 

5. Issız bir adada kalsanız yanınıza alacağınız 3 kisi ?
Zor bir soru. Aklıma ilk gelen uzun süredir arkadaşlık yaptığım (belki vloglarımdan görmüşsünüzdür) Sara oldu. Beni güldüren insanlari seviyorum. Daha sonra adadaki hayatı bilen ve oradaki yaşama alışmış bir kişi bulup, onu çağırırdım. Son olarak da olmayan eş'i alsam olur mu? 

6. Öfkelenince nasıl sakinleşirsin?
Öfkelenmek benden uzak. Lakin sinirlerim bozulunca ağlıyorum. Gizli gizli 

7. Asla giymem dediğiniz renk hangisidir ? Neden ?
Dünya da asla dememeye özen gösteriyorum. Yarınımız hiç belli değil. İnsanların "asla" dediklerinin nasıl asla olmadığını gören, hisseden ve yaşayan birisiyim. Ama sarı rengini sevmiyorum, arkadaş!

8. Hayatında yaptığın en deli saçması ve eğlenceli şey nedir?
"Benim bulunduğum her yer eğlenceli." demeyeceğim. Hihihihi. Zipline yapmıştım diyeyim o halde. 

9. Ölmeden önce yapılacaklar listesine eklediğiniz 3 şey ?
Dünyayı gezmek. Adneralin namına olan çoğu etkinliği yapmak. Bir Müslüman olarak eş ile (olmayan) imanın 5 şartını en iyi şekilde yerine getirmek. 

10. Uzun gece yolculuklarını mı kısa gündüz yolcukları mı?
Yolculukları severim. Hayal kurmam ve düşüncelerime boğulmam için bana büyük bir fırsat. Uzun gece yolcukları deme hakkımı kullanıyorum. 

11.Yerde 50 TL bulsanız ne yaparsınız ?
Yerde bulduğum parayı almıyorum. 

Okuduğunuz için teşekkürler!
Yapmak isteyen her bir bloger arkadaşımı mimliyorum. Eğer yaparsanız da bana haber vermeyi unutmayın. Benim sormak istediğim sorular şu şekilde;

1. Şuan ki kişiliğini oluşturmanda sana ışık gösteren kişi kimdir?
2. Karşındakinde ilk farkettiğin özellik nedir?
3. Arkadaşların ile toplu buluşmayı mı yoksa tek tek buluşmayı mı tercih edersin?
4. Unutamadığın bir anını anlat.
5. Kendinde değiştirmek istediğin huyların nelerdir?
6. Şuan kapını çalıp, dilenen bir dilenciye nasıl tepki verirsin?
7. Aşk mı para mı?
8. Her hangi bir dil öğrenme şansın olsaydı, bu hangi dil(ler) olurdu?
9. Yıllar geçse de üstünden ben bu şarkıdan vazgeçmem dediğin oldu mu?
10. Senden başka diğer insanların yapmadığını düşündüğün bir şeyi söyle.
11. Hayalini ettiklerin neler? 

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
Adrenalin ve Sen

Birisi Times Square mı dedi?

Keşke bugün de hava o günkü gibi olsaydı. İnsanın hava durumuna göre ruh değiştirmesi de ayrı bir konu aslında. Neyseki bugünkü konumuz bu değil. Bugünkü konumuz yeni bir vlog ile alakalı!


Evet evet, ben bu işe koyuldum. Hadi hayırlısı. 
İlk vloğumdan sonra blog yazımda (bakınız) nereye gitmeliyim diye sormuştum ve New York City tabiki de ilk akla gelen oldu. Durum bu halde olunca, hemen Sara'ya mesaj attım ve New York'a gidelim dedim. 

Uzun zamandır gitmediğimiz için de, kabul etti ve biz üç silahşör yola koyulduk. Üç silahşör çünkü gitmeden bir gün önce (aslında onun da vloğu var ama pek beğenmedim) Anthony ile takılıyorduk. Kambersiz düğün tabiki de olmaz diyerekten onu da aramıza aldık. 
Bütün bir günü ben ve arkadaşlarım New York'da geçirdik. Times square, Central Park, Subway, Met Müzesi, Çin Mahallesi ve daha bir çok yerdeydik. Ayaklarıma kara sular indi. Gerçekten. Ama halimden memnumdum açıkcası. 

Video çok uzun olduğu için dort video halinde yayınlayacağım. Ve her bir vlog'da geçen olaylar hakkında bir yazım olacak.

Ilk olarak Metlife Stadyumundan bahsedeyim. Metlife stadyumunda sezonuna göre Amerikan futbolu, futbol, beyzbol ve konserler gibi aktiviteler oluyor. Fenerbahçe ve Galatasaray gibi Amerika'nın da Giants ve Jets adında spor takımları var ve bu stadyum onlara ait. Ve NFL'de en büyük stadyum olarak biliniyor. Nerden mi biliyorum bunları? Google değil, ben aslında burada çalıştım. Kış ayları boyunca pazar günleri buradaydım. Pazartesi - Cuma okul, Cumartesi ve Pazar da iş. Meşgul olmayı sevdiğimi söylemiş miydim? Aslında ben Oğlak burcuyum, degerli okuyucum. 

Hemen sonra konusu geçen Lincoln Tüneli. Video'da da bahsettiğim üzere bu tünel Hudson Nehirinin altında ve New York City ile New Jersey'i birbirine bağlıyor. Pek uzun değil, korkmayın. Lakin siz siz olun, New York'a asla şahsı arabanız ile gitmeye kalkmayın. Otobüs yolu farklı ve bu nedenle eğer otobus ile 15 dakika da orada oluyorsanız, araba ile 1-2 saat olacaktır. Abartmıyorum. 

İşte beklediğiniz o yer! Times square. Adı çıkmış 9'a, inmez 8'e. Gündüzü bir ayrı güzel, gecesi bir ayrı. Cıvıl cıvıl, eğlencenin kesilmediği aynı zaman da para yapmak için sizi sürekli durduran çalışanlar ile dolu. 

İstanbul'da yaşayanlar için Bakırköy meydan da her iki dakika da bir birilerinin "İngilizce öğrenmek istermisiniz?" diyerek sizi durdurmasını gözler önüne getirin. Işte tam o!

Umarım beğenirsiniz.

Bana yorumlarınızı, görüşlerinizi ve daha nereleri görmek istediğinizi bildirmeyi unutmayın!


Video'yu izlemek icin;

Sağlıkla Kalın.

Sosyal Medya

Daha önce yazdığım yazılarımın satır aralıklarına dikkat ettiyseniz eğer, benim de sevgisini göstermekte zorlanan hatta hiç gösteremeyen o güzel insanlardan olduğumu anlamışsınızdır.

23 sene böyle geçti ve geçmeye devam ediyor. (Yolun yarısına ramak kaldı. Vay be) "Eee, bize ne?" diyorsan şuan, bu konunun derinliklerine inmemin nedeni bugün yazacağım konu ile bağdaşması.

Anlamıyorum. 
Anlamıyorum neden insanlar anneler veyahut babalar günün de sosyal medya adresi olmayan ebeveynlerinin fotoğrafını koyup, altına destanlar yazar. Doğum günlerin de onları ne kadar çok sevdiklerini, en güzel anılarını, onlarsız yaşamayacığını dile getirir. Ama bu insan bilmiyor mu, doğum günü kişisinin istagram hesabı yok ve o güzelim yazıları göremeyecek? 

Düşündüm ve kendimce bir kaç neden buldum.

1. Ilk neden trend olması. Türk milleti zekidir. Türk milleti çalışkandır. Lakin sosyal medya hayatına gelince nereden geldiğini unutuyor ve kim ne yapıyorsa onu yapmaya başlıyor. Her kimse bu oyunu başlattı ve arkasından köprüye atlayanlar hala devam ediyor.

2. Belki bu insanlarda benim gibi sevgilerini dile getiremiyor ve sosyal medya hesapları ile söylemek istediklerini söylüyorlar. Belki de utangaçlığı bu şekilde yeniyorlar. 

3. Bak ben çok mutluyum edası vermek olabilir. Sonuçta instagram'da ki gösterilen hayatın gerçek hayattan çok farklı olduğunu eminim çoğumuz biliyoruzdur. Dürüst olmak gerekirse ben bile aynı gün fotoğraf yüklemiyorum çoğu zaman. Aklıma ne zaman eserse, canım ne zaman isterse daha önce çektiğim fotoğrafları koyuyorum. Gerçi bu benim hayat felsefem.

Ben genellemenin dışında olabilirim. Bilemiyorum. 

Ben bu insanlardan biri hiç olmadım. Eğer siz yaptıysanız, altında yatan gizli anlamı bilmek isterim. 
Ve kendimi ele vermem gerekirse, bu yazıyı yazmamın bir başka nedeni de bugün annemin doğum günü olması. Hihihihihhi.

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
Izlemek istersen;

O Gün Bu Gündür

Arkadaşımın gazı ile blogger oldum. Halimden memnunum gerçi. Bir sıkıntım yok çok şükür. Ama ben bir vlogger olmak istemişimdir hep. Çünkü ben YouTube'da vlog çekenleri severek istiyorum. Ne yaptıkları, ne yapacakları, hayatlarını nasıl geçirdiklerini görmek hoşuma gidiyor.


İşte o gün bugündür diyorum. (Aslında dün)

YouTube'a bir vlog koydum. Amacım çevremi göstermek aslında. Yavaş yavaş alışacağım bu duruma. Belki New York/New Jersey bölgesinde görmek istediğiniz yerleri, restaurantları ya da müzeleri bana söylerseniz, ben oraları ziyaret edip vloglayabilirim. Bence güzel fikir. Sizce?

Mail adresim sürekli yanı başımda. Ve "bir mail gelse de, gelen kutumda dursa." diye bekliyor.

Bana vereceğiniz her türlü yoruma açığım. Dediğim gibi ben bir çırak. Ustam ise sizler. 


Video'ya gelirsek bir kaç anlatmak istediğim konu var. Birinci olarak "empanada" kelimesi geçiyor. İspanyol mutfağından içinde kıyma ya da patates olan poğaça türü atıştırmalığa empanada deniliyor. Ikinci olarak da Amerika'da doğum günleri olduğunda doğum günü kişisine yaşı kadar omzuna yumruk atılıyor. Bu adeti ne siz sorun ne de ben tarif edeyim. 

Sanırım şimdilik bu kadar.

Video'yu izlemek icin:
Vlog - Amerika'da Bir Gun

Sağlıkla Kalın.

Güzellikleri Görememek

Dilim de tüy bitti. Gerçekten. Cidden. Hep diyorum ama dinleyen yok. Dinliyormuş gibi yapan çok ama.
Arkadaşım, mutlu olmak için mutlu düşünmek gerek. Nasıl bu hayatta kalabilmek için su içip yemek yememiz gerekiyor ise, mutlu olabilmek için de mutlulukları görmemiz gerekiyor. Dünya'nın kanunu bu. İster inan ister inanma. 

Bulutlardan inip güzelliklere gözlerini açmak gerek. Biliyorum, herkesten duyduğun bu. Ama bir kere denedin mi? Şans verdin mi bu olasılığa? 

Karga b***** yemeden uyandın mı hiç? Dinledin mi kuşların birbirleri ile muhabbetlerini?

Tek başına bir yolculuğa çıkıp kafanı dinledin mi hiç? Düşündün mü neden olaylar bu şekilde gelişmiş? Nerede yanlış yapmışsın? Emin ol, her zaman iki taraf suçludur.
Deniz kenarına inip, o masum sesi dinleyip huzur buldun mu hiç? Spotify'da boşuna binbir tane su sesli albüm yok. Adamlar işi biliyor. Onlara güven.

Etrafındakilere onları ne kadar çok sevdiğini söyledin mi hiç? Birazcık da o yanını göster. Birşeycık olmaz. Bana da güvenebilirsin. Gerçi bu madde de ben de zorlanıyorum ama, neyse. Konumuz bu değil. Hocanın söylediğini yap, yaptığını değil demişler. 

Eğer hepsini yaptım ve gene de mutsuzum diyorsan. Bir yerler de bir yanlıştık yapıyorsun. Saydığım maddeleri tane tane oku ve yenilerini ekle.

Bazen kendimi Güzin abla gibi hissediyorum. 

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
Bebek Konusmalari

Çilekli Dondurma


Uzun bir aradan sonra ilk defa otobüse bindim bugün. Her zaman olduğu gibi bugün de kulaklığımı takıp müzik dinliyormuş edası verdim kendime. Şoförün arkasındaki yan oturulan koltuklara oturmuştum. Hayal dünyam ile bütünleştiğim tam o sırada karşıma oturdu.

30'lu yaşlara yavaş yavaş merdiven dayamış zenci bir erkekti ve bir bina da işçi olarak çalıştığı giydiği kıyafet ve yaz sıcağında ayağında olan Timberland Cat botlarından belliydi. Ama bunlar bu yazının sebebi değil. Bu yazının sebebi elinde bir külah dondurma ile otobüse binmesi. Değiştiriyorum. Elin de, çilekli bir külah dondurma ile binmesiydi.

Kafamın üstünde bir bulut belirdi ve "Erkekler genellikle çikolatalı ya da vanilyalı tadlardan hoşlanmaz mı?" diye düşündüm. Babam çikolatalı sever, abim ne bulursa onu yer mesela. Yadırgadım. Ben daha önce hiç bir erkeğin "Çilekli olsun." dediğini duymadım. 

Sonra daha çok düşündüm. Neden sevmesin ki? 
Doğduğumuz günden itibaren halk tarafından bazı köşelere itiliyoruz. Halk pembe rengini kız için, maviyi de erkek için seçmiş. Yeni doğacak kız evladına pembe hırkalar örülür, pembe ayakkabılar alınır, odası pembeye boyanır. Konuşmaya başlayıp renkleri öğrenene kadar da bu böyle gider. 

Sorun da tam burada işte. Dünya'nın öyle bir döngüsü var ki, herkes birbirine uyum sağlamaya çalışıyor. Yalnızlıktan korkuyorlar. Tutabildikleri taşlara sımsıkı sarılıyorlar. 

Hayat bu şekilde devam ederken, herkesin ağzından çıkan kelime aynı. "Herkesleşme"
Kızların ve erkeklerin yapabilecekleri işler bu kadar sınırlanmış iken ne demek herkesleşme? Uçabilme kabiliyetini (en azından şimdilik) edinemeyeceğimizi sende bende gayet iyi biliyoruz. 

Beni düşündüren kişileri seviyorum. 

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
Uzaklardayim

Ben Küçükken


Ben küçükken adrenalin seven bir çoçuktum. Etrafımdakilerin bana "erkek Fatma" diye hitap edişi hala kulaklarımda. Ağaca tırmanmasını çok severdim mesela. Çardağın tepesine çıkıp kiremitlerin de oturmaya bayılırdım. Sokaklar da yürümesini çok severdim. Şapkayı kafamdan çıkartmak çok zor olurdu. Pantolonumdan da zincir eksik olmazdı. 

O zamanlar "Blue" grubunu çok severdim. Duvarlarım da posterleri vardı. En çok da Duncan'a bayılırdım. Ne de yakışıklı gelirdi gözüme. İtiraf etmeliyim ki benim ilk MSN adresim duncan-busra idi. 

Bizim ev de bir bavul her cuma günü kapı da olurdu. Her cuma akşamı Sapancaya gidilir, pazar akşamı da dönüş yolu başlardı. Eğer cuma günü geç gidilirse, babanem "neden geç kaldınız?" diye kızardı bize. Ben Sapanca'yı köy olarak bildim. O zamanlar herkes birbirini tanırdı. Topumu aldığım gibi basketbol oynamaya giderdim. Hala kısa boylu oluşumu ne siz sorun ne ben söyleyeyim. 


Yolda "Şinasi'nin kızı gelmiş." diyen herkes ile konuşurdum. Başımı okşarlardı. Babana selam söyle deyip de gönderirlerdi beni. Kırkpınar'dan Soğuksuya oradan da Tepebaşına yürürdüm. İlk defa ben Sapanca da gecelere kadar dışarı da kaldım. O zaman oralar çok masumdu. Şimdi İstanbulluların mekanı olup, yazlık evleri ile doldu. Büyük dede evinden ağaç, taş ve toprak görmek yerine havuz su sesleri duyuyoruz artık...

Anlamıyorum

*Insanların iki yüzlü oluşuna anlam veremiyorum. Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün!


*Bazı kişilerin bilmedikleri yemekleri zevkle yemelerine anlam veremiyorum. İçinde ne olduğunu bilmeden asla o yemeği tadamam!

*Mantarı seven insanlara anlam veremiyorum. Ne tadı var ne tuzu. Lastik ile eş değer!

*Sabahlara kadar oturan genç kardeşlerime anlam veremiyorum. Uykudan değerli ne var, arkadaş? Saat 10 yatağa kon!

*Bencil ve cimri insanlara anlam veremiyorum. Sen gönlünü aç, yeter. Bil ki Allah sana iki katını verir!

*Hiç bir şeyi umursamayan insanlara anlam veremiyorum. Umursamıyor görünüyor da olabilir, bilemiyorum. 

*"Para uğruna dostumu vururum." diyen insanlara anlam veremiyorum. Hiç mi yüreğin sızlamaz?

*Başkalarının inançlarına saygı duymayan insanlara anlam veremiyorum. Hiç bir zaman Dünya bir düşünceye ait olamaz.

*Trafikte kırmızı ışığın yeşil ışığa donüşmesini beklerken, ışığın yeşil olduğu o saniye de kornaya basan şoförlere anlam veremiyorum. Benim gaza basmam senin kornaya basman ile aynı saniye!

*Karnımın aç oldugu zamanlar da, dünyayı yiyebilecek duygusuna sahip olusuma anlam veremiyorum.

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;

Insan Basit Yaşamalı

Etraftaki insanların ne düşündüğünü umursamadan şehrin merkezinden çıkmalı ve doğaya atmalı kendisini. Hayatın güzelliklerini ve Yaradanın kusursuzluğunu anladığı yeşil de kendisini bulmalı. 
Çıplak ayak ile gezindiği toprağın soğukluğunu vücudunda hissetmeli. Huzuru kendi ellleri ile yakalamalı ve umudunu hiç yitirmeden bırakmamalı.

Anlayışlı olmalı, anlatmalı derdini...

Insan basit yaşamalı.

Beton'dan yapılmış evini bırakıp tahtaya yönelmeli. Bahçe de toprak kazmanın, meyva sulamanın ve hayvan beslemenin ne demek olduğunu bilmeli. Anlamalı. Atalarının yaşam tarzına geri dönmeli insan. Horozun ötüş sesiyle uyanmalı ve havanın kararması ile yatağına uzanmalı.


Insan basit yaşamalı.

Bir dostun bin arkadaştan daha cömert olduğunu anlamalı. Karşılık beklemeden elinden geleni yapmalı. İlk "seni özledim." demenin verdiği duyguyu damarların da tatmalı

Insan sabit yaşamalı arkadaş! Sade ve öz

Sağlıkla Kalın.

Okumak Istersen;
Bebek Konusmalari

Mühendis mi? O da kim?

Daha dün gibi hatırlıyorum liseden mezun olduğum günü. Haftalar öncesi nasıl yürüyeceğimizi ve nereye oturacağımızı söylemeye başlamışlardı. Hayat o zaman bana o kadar uzun gelmişti ki. Önüm de bir sürü hayallerim vardı benim. Görecek kişilerim, gidecek yerlerim...Mesela üniversiteye başlayacaktım. Bir çok arkadaşlar edinip, vur patlasın çal oynasın takılacaktım. Sonuçta annem  "üniversiteye kapak at, bitirirsin." diyordu hep.

Öyle de oldu. Üniversiteye başladım, evet. Bir çok arkadaşım da oldu, evet kabul ediyorum. Lakin herşeyin bir sonu olduğunu öğrendim. 

30 kişilik sınıfta tek kız olmanın farklılığı yaşadım ben. Staj başvuruların da "karşı cinsi idare etmek hakkında ne düşünüyorsun?" sorularını cevaplamaya başladım. Kendi başıma koşturup, başka arkadaşların sınav sorularını bana vermeyişini ama benim gene de 92 almamı kutladım. 

Bir daha okuluma gitmeyeceğimi bilmek, bir daha o derslere girmeyeceğimi bilmek ürpertiyor aslında. "Bittersweet" bir duygu var içimde. Bitirmek güzel, hayata devam etmek daha da güzel. Ama gelecekte beni nelerin karşılayacağını bilmemek acı.

"Bana güven, ben bir mühendisim." 
Bu cümleyi söyleyebilmek için çok bekledim.

Vay be, ben üniversite bitirdim arkadaş! Ben bir mühendis oldum. Bir endüstri mühendisi. Sıra da ne var, peki?
Ben oluruna bırakıyorum.

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
Selamlar Olsun