Ölüyorum Anlasana!

Her gün midem bulanmaya başladı. Gözlerimin altları halka halka olup, morluklarım tavan yaptı. Uykusuzluktan kıvrandığım masamda ağrıyan belim ile kendimi yaşlı hissetmeye başladım artık.

Özetle bu şekildeyim. Neden diye bir sorun ama? Bu hafta gece çalıştım. Yani işe akşam 11'de başlayıp, sabah 7:30'da bıraktım. Çalıştığım iş yeri 7/24 çalışan bir fabrika olduğu için, üç tane farklı çalışma saatleri var. Bu çalışma saatlerinde farklı işlemler oluyor ve farklı makineler çalışıyor. Yeni başladığım için de, benim o farklılıkları öğrenmem gerekiyor. Ama vay halime arkadaş! İlk zamanlar "amaaan yeaaaa, nolacak kieeee." dedim ama kısa zamanda o şekilde olmadığını anladım. Hele de saat 8'de yatağın yerini bulan, 9'de uykusu gelen ama "biraz daha dayanmalıyım" deyip, 10'da uyuya kalan bir kişiden bahsediyorsak eğer, düşündüğümden daha zormuş.

İlk bir kaç gün acaba yemek yemediğimden mi midem böyle dedim ama yok diğer eleman da aynı duygular içindeymiş. Bünye alışık değilmiş.

Eve nasıl dönüyorum bende bilmiyorum. Geldiğimde direk uykuya dalıyorum ve öğlen 1 gibi uyanıyorum. Yatakta bir kaç saat daha kıvrandıktan sonra birşeyler atıştırıyorum. Sonra bulaşık, oda toplamak, kitap okumak derken (bu konuya da değineceğim) saat 5 civarı oluyor. Gözlerimi kapayarak biraz daha dinleniyorum. Sonra da işkence başlıyor işte....

Bir hafta daha böyle gidecek. Bakalım. Kilo kaybımı söylemiyorum.
Böyleyim işte bu aralar. Mühendislik okumak en kolayıymış. Daha zoru üniversite bitinceymiş. Teşekkürler evren! Çok iyi bir öğretmensin.

Dualarımızı eksik etmeyelim.
Sağlıkla Kalın.

Ayrılık

Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.
Hahahahahahhaha.
Neden bu kadar komik geldi bilmiyorum.

Kendimi hatırlatmak için geldim. Ben yokken çobanlar buralarda koyun otlatıyormuş. 

Ne yazağımı pek bilmiyorum aslında. Sürekli "hayatımda hiç bir hareket olmuyor. İşe gidip geliyorum." demek istemiyorum. Gerçi araya gene kattım ama olsun. 

Neden bahsetsem acaba diye düşünürken ayrılıkları sevmediğim aklıma geldi. Küçükken ananem İstanbul'dan memlekete giderken otobüs terminalinde gizli gizli ağlarmışım. Bana göre gizli ama karşımdaki herkes ağladığımı bilirmiş. Çoçuk aklı işte. Çok duygusaldım eskiden. 

Çocukken sofradan en son kalkan da ben olurdum. Ağzımı evire çevire önümdeki yemeği zar zor yermişim. Herkes salona gidince de, önümdeki tabağı tencerenin içine tekrar dökerdim. Annem her seferinde anlardı. Çoçuk aklı deyince aklıma geldi.

Neyse, ayrılıklardan bahsediyordum. Şuan çalıştığım yerde kocaman bir odanın içinde üç kişi çalışıyoruz. İkimiz mayıs başı gibi başka şubeye gideceğimiz için birinci kişinin odasına yerleştik. Diğer kişi de endüstri mühendisi. Birde bayan olduğu için hemen kaynaştık. Sorum olunca hemen cevaplaması çok hoş. Ama yeni bir odaya taşınıyor. Taşınacağı odayı dün temizlediler ve haftaya da boyanacakmış. Uzak değil sadece yanımızdakinin yanındaki odaya gidiyor ama içim bir hoş oldu. Gitmiyeydi iyiydi. Çok mu çoçuksu bilmiyorum ama gitmesin!

Hadi bu ayrılığa dayandım diyelim. Mayıs başı ben gidiyorum. Buradaki insanlar ile yeni yeni bağ kurmaya başlarken ayrılmak çok zor olacak. "Telefonun diğer ucundayım." deseler de, aynı değil arkadaş!

Hergün yediğim kuş kadar salata ile dalga geçebilirsiniz ama ayrılmayalımmmöööö....

Sanırım benim hala büyümem lazım.
Sağlıkla Kalın. 

Hayat Hızlı

Bu aralar hayatım hızlı ilerliyor.
Yeni iş ve yeni insanlar ile dört bir yanım kaplanmış. 7-3:30 çalışıyorum. Eve vardığımda, bir kaç yer topla, bulaşıkları yıka, yemek yap moduna giriyorum. Annem hala Türkiye'de. Şubatın ilk haftası gelecek. Arkadaşları ile kaplıcaya gitmiş. Eğleniyor demek istiyorum. Dün babam eve gelince söyledi. Annemi aramış, ananem ile konuşmuşlar. Annemin kemik erimesi bayağı ilerlemiş. 2 sene önce yavaşladı diye sevinmiştik oysaki. Çok üzüldüm. Gelsin de, ne yapılacaksa yaptırayım. İnternette okuduğuma göre çok ileri derece de ise, haftada bir aşı oluyorlarmış. Duygusallığım tavan yapmış durumda.

Onun dışında ayın 24'ünde Washington DC'ye gidiyorum. İş için. 1 hafta orada kalacağım. Değişiklik olur, iyi gelecek diye düşünüyorum.

Spor felan hak getire. Akşam çok yorgun olduğum için 8 gibi uykum geliyor. Aktif olmak istiyorum ama. Fal bakanların klasik lafıdır "İçin kararmış." Evet evet, içim bayağı karardı. Annem gelsin herşey yoluna girer.

Sağlıkla Kalın. 

Herşey İçin Çok Geç

Blog yazmaya yeni başladığım zamanlarda "Ah şu annelerimiz!" diye bir yazı yazmıştım. Yazımı, acaba ileride annem gibi olacak mıyım diye de bitirmiştim. Aradan çok zaman geçmedi ama ben annem oldum bile!

Annem aralık 31'de Türkiye'ye gitti. Evin işleri bana kaldı demek istiyorum ama yalan söylemek istemem. Babam ile ortak yapıyoruz. İlk olarak, ben internetten bakarak bulgur pilavı yaptım. O kadar güzel oldu ki! Sonra da et sote ve tel şehriyeli pilav (ayıptır söylemesi) yaptım. Babam iki tabak yiyince anladım ki, hayatında hiç yemek yapmayan bir kişi için becerikliyim. Evladın emin ellerde kaynana! Sen hiç üzülme.

Bulaşık yıkamak felan söylemiyorum bile. Abime ve babama çok tabak çanak kirletmeyin diyorum sürekli. Annem olsa "Tabi bulaşığı siz yıkamıyorsunuz ya" derdi. Şimdi bende aynısını düşünüyorum. İşten çıkma zamanım yaklaştığında bugün evde ne yapılacak ve hangi yemeği yapsam diye düşünür oldum. Annem yapmak değil ne yemek yapacağını düşünmek zor derdi hep.

Yemek işini bir şekilde hallediyoruz.

Ama dün bir şey oldu. İçim gitti resmen! Babam yemeğin altını yakmış, tuvalate girmiş (ayıptır söylemesi vol. 2) ve sonra ocakta ki yemeği unutmuş. Eve geldiğimde ev de bir koku ve heryerde duman vardı. Öyle bir "noldu burada?!" deyişim vardı ki...Anlatmaya Türkçem yetmez.

Öğrendim ki hem tencere hem de tencereki yemek kül olmuş. Ama sorun burada değil. En üzüldüğüm nokta babam tencereyi alıp tezgaha koymuş. Ve tezgah yanmış! Hep gözüm oraya gidiyor. İç geçiriyorum baktıkça. Çok üzüldüm çok! Anneme şikayet edeceğim seni dedim hemen ama ben öldüm bittim orayı görünce. Babam da üzülmüş belli. Sildim ama çıkmadı dedi.

Annem de çok üzülürdü. İş çıkardın başımıza derdi ama görünce ne tepki verecek çok merak ediyorum. Acaba görüntülü konuşmada ispiyonlasam mı?

Sağlıkla Kalın!
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Kızdırmayın Şu Adamı

Yarın, staj yaptığım şirketi saymazsak, hayatımın ilk işinin son günü. Pazartesi yeni işime başlıyorum inşallah. Biraz heyecanlıyım biraz da korkak. Ocağın 24'ünde de şehir dışına çıkıyormuşuz. Eğitim için. Ve Ocak 14 benim doğum günüm...24 oluyorum ciddi ciddi! Ben, minnak ve 10 yaşında gözüken Büşra....

Neyse, nereden nereye geldim yine. Benim amacım ya da kafamdaki giriş paragrafı böyle değildi. Şuan bayağı salladım. Benim kafamda hiç bir zaman ne yazacağıma dair bir bilgi olmuyor ki. Adı üstünde ağzına geleni açıkca söyleyebilen kız benim.

Bugün patron yani çalıştığım şirketin sahibi benim bir üstüme bir kızdı bir kızdı ki! Ben yerin dibine girdim. Çok üzüldüm. Her halde bana birisi böyle davransa ağlaya ağlaya çeker giderdim. Normalde güçlü bir insanım amma ve lakin bayağı sövdü yani.

Evet, sadece bunu anlatmak istemiştim.

Sağlıkla Kalın. 

Asi Kaptan

Hırçın denizlerin asi kaptanıyım bu aralar. Tükenmişlik sendromu da yaşıyor olabilirim. Hahahahahahah. Bu cümleme çok güldüm. Neyse. Üniversite öğrencilerinin şuanda bir aylık tatilde olmalarını kıskanıyor da olabilirim. Ya da çoğu arkadaşımın öğretmen olup onların da ara tatillerinin bu zamana denk gelmesi ve benim hala tıpış tıpış işe gidiyor olmam da canımı sıkıyor olabilir.

Çalışmak, okumaktan daha zormuş demek istiyorum bir kez daha. Bugün derse gitmesem de olur deyip yan gelip yattığım günlere deri dönmek istiyorum. Sihirli değneği olan? Paylaşmak sevginin bir parçasıdır, unutmayalım!

Çalışmanın en iyi avantajlarından bir tanesi tabiki de kazanılan para. Oda olmasa evde oturup FarmVille oynamaya razı olurdum her halde. Belki şans bir şekilde bana da gülerdi ve oyun oynaya oynaya boş bir yastık kılıfını para ile doldurabilirdim. Kim bilir? Gerçi etrafımdaki çoğu insan şanslı bir kişi olduğumu söyler ama bilemiyorum.

Her yer de yeni yıl yazıları görüyorum bu aralar. Yeni dilekler ile süslenmiş, duygu yüklü cümlelerinin tüm vücudu kapladığı bin bir çeşit yazılar. Çoğu kişinin dileği hemen hemen aynı. Hayallerimizin bile aynı olduğu bu dünyada farklı olmak için kürek çekiyoruz. Ne garip değil mi?

Bu arada Harry Potter'i tekrardan izledim. Son bölümde ağladım. Demiştim ya bu aralar hep hırçın hem duygusalım. Tekrardan izleyesim var. "Potter Head" olasım var. Starwars izlemeye çalıştım, başaramadım.

Yeni Zellandaya gitmek istiyorum....

Hayat akıp geçiyor. Durduran yok. Durdurma yolunu bulana kadar benim hayatımdan geçen ve hatıra olarak beynime kazılan bunlardı.

Siz ne yapıyorsunuz? Konuşmayalı bir hafta olmuş.

Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
Zamanla Anlıyor İnsan

Ben Kezban Mıyım?

Türkiye'de yaşamıyor olmam beni bazı konular dışında bırakabiliyor. Lakin sosyal medya sağ olsun, bu arayı kapatmada çok işe yarıyor . Konu dışında olduğum bir kelime de Kezban idi. Kezban kelimesini bir ya da iki sene öncesine kadar hiç duymamıştım. Daha sonra caps'ler ile tanıştırıldım ve bir kaç yerde okudum.

Kimlere kezban denir diye biraz bakındım. Pek anlam veremedim açıkcası. Çünkü benim bir başka kişiye hitap etmeyeceğim bir kavram idi. Çünkü benim öğrendiğim, insanları görünüş ve düşüncelerine karşı ayırmamaktı. Ama gel gelelim bu aralar sık duyduğum, ve bana hitap edilen bir kelime olarak hayatıma girdi.

Normalde beni tanımayan insanların benim hakkımda yanlış düşüncelerini pek umursamam(yalan söyledi). Ama gel gelelim ne zaman şu YouTube olayına girdim, bazı yorumlar üzerine insanların düşüncelerine hayret ettim.

Her yoruma açığım aslında. Biliyorum Türkçem mükemmel değil. Biliyorum bir çok hatam var. Ama senin bana ağzını gere gere konuşuyorsun deyip önce konuşmayı öğren diye eklemen sence beni Türkçe ve Türk'lere yakınlaştırır mı? Ben bile tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır deyimini biliyorsam, senin neden haberin yok?

Ya da şöyle bir yorumun gelmesi....Bir de hemcinsimden. Şaşırdım.


Tabiki de herkes herkesi beğenmek zorunda değil. Tabiki de düşüncelerini dile getirebilirsin. Ama bi o insanlara bakıyorum bir de tam tersini iddaa edip beni pembe bulutların üzerine çıkartanlara. Nasıl bu kadar zıt fikirler olabilir?

Aslında bu konu üzerine biraz daha yazabilirim çünkü gelen kötü yorumlar bayağı kabarık ama sıkılmanızı istemem.

Gerçekten bilmek istiyorum. Ben kezban mıyım?

Sağlıkla ve Hosça Kalın.

Okumak istersen;

İzlemek istersen;
Kezbanlığımdan utandığım için yok.

Oda Bizi Duyacak mı?

"Kulağın nerede, evladım?" deriz yeni konuşmaya başlayan çoçuklara. Sonra ağzının, saçlarının, ellerinin nerede olduğunu sorarız. Beş duyumuzu ve daha fazlasını o zamanlardan öğrenmeye başlıyoruz işte.

Bugün radyoda duyduğum bir konuşmadan bahsedeceğim. Yaşlandıkça tat alamamayı daha önce duymuştum. Haberim vardı. Lakin koku alamamayı bilmiyordum. Şaşırdım açıkcası. Anosmi denilen şey koku duygusunun kaybıymış. Aslında şimdi düşündüm de, tad ve koku birbirlerine çok yakınlar. Sanırım o kadar da şaşırılacak bir konu değildi. Lakin ilginç geldi işte.

Sonra kendimce gene konuyu şükür etmeye getirdim. Ne kadar da bencil bir insanım! Gençliğimin kıymetini hiç bilmiyorum. Utandım.

Hayatım çok yoğun gibi geliyor, ama yaptıklarım elle görülür değil. Hayatın monotonluğu ile bir yandan öteki yana savruluyorum. Değiştirmem gerek deyip değiştirmek için bir takım işler yapmayan insanlar gibi olduğum için utanıyorum.

İş hayatı zor ağa. Öğrenciliğin kıymetini bilmeliydim. Bilin. Bilelim.
Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Karakter Bozukluğu

Bir arkadaşımız var. Aslında arkadaşım pek denmez ama, işte. Nasıl başlasam anlatmaya bilemedim.

Bazı insanlar vardır, karakteri herkese uyar. Sen hadi dışarı çıkalım dersin, hava yağmurlu evde film izleyelim der bir başkası. Sende hemen kabul edersin mesela. Bazı insanlar vardır, fikrini asla değiştirmez. Hayır yağmurda dışarı çıkacağız der. Ve sizi dışarı çıkarmak için uğraşıp durur. Bu arkadaş da, ikinci türden. 28 yaşlarında eline mesleğini almış, olgunlaşmış bir bayan'dan bahsediyorum. Buna nasıl olgunlaşmış diyebilirsek artık...

Aslında karakteri benim umrumda değildi. Ta ki o dakikalara kadar.

Uno oynuyorduk. Ve kural böyle diyerek bilmediğimiz birşey söyledi. Sonra siz oynamayı bilmiyorsunuz, ben oynamayacağım dedi. Hadi onun dediği olsun diye kuralı kabullendik. Sonra benim elimdeki iki kartı görür görmez Uno demeye başladı. Oysa ki kartı yere daha bırakmamıştım. Neymiş hemen söylemem gerekiyormuş, 2 kart çekecekmişim. 3.'de bunu yapınca ben patladım artık! Herkes de bir sakınlık, ben avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Neymiş herkes beni tutuyormuş. Oyun böyleymiş. Bir oyunda bu kadar sinirlenilirmiymiş. Ben gene suskunluğumu korudum. Başka bir oyun oynadık ilerki saatlerde. Ve o oyunda da sürekli "Büşra çok masum gözüküyor ama söyle de böyle de" deyip deyip beni iğneledi. Ama ben gene sustum.

Olayı yaşarken orda olsaydınız eğer, dile getirmek istediğimi aslında çok daha iyi anlardınız. Olsun, kalpler bir olsun değil mi? 

Arkadaşıma "We hugged it off." demiş günün sonunda.
Tabi....Kara tahtama yazdım seni evlat!

Yok yeaaa, unuttum gitti. Bu yazı taslaklarımda kalmış.
Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;

İzlemek istersen;


İşten Çıkıyorum

Eskiden bloğum garipsediğim ve anlamaya çalıştığım insanlar hakkında yazdığım yazılar ile doluydu. Şimdi ise, günlüğüm oldu diyebilirim. Biliyor musunuz? Ben aslında hiç günlük tutmadım. Belki de içimde ukte kalmış ve ben psikolojik olarak farketmiyorum. Neyse, konumuz bu değil. Bugünkü konumuz benim işten çıkacağım. Biliyorum biliyorum, daha yeni girmiştim. Ama başka bir şirketten iş teklifi aldım. Devlet baba bizimle çalışır mısın dedi. Bende uçarak kabul ettim tabi ki. Aslında o kadar uzun bir hikaye ki bu konu hakkında hayatımda gelişen durumlar. Lakin pek emin değilim öğrenmek istermisiniz. Bu yüzden ben şimdi kısa kesiyorum. Şuan çalıştığım şirket küçük çaplı, evime yürüme mesafesi olan, yeni başlayanlar için ücreti fena olmayan ve üretim mühendisi olarak çalıştığım özel bir firma. Ocağın 11'inde başlayacağım yeni işim evime gene yürüme mesafesinde olan, yeni başlayanlar için ücreti yüksek doz olup operasyon ve endüstri mühendisliği yapacağım bir devlet firması.

Seveceğim bir iş yani. Yalnız da değilim. Daha önce birlikte işler yaptığım ve hayalimiz de birlikte çalışıp hatta ev bile tutmalıyız dediğimiz üniversiten bir arkadaşım da var. O her ne kadar New York'da ki şubede çalışıyor olsa da, aynı işi yapacağız ve eğitimlerimiz aynı olacak.

Merak ediyorum acaba orada da bir Türk ile karşılaşacak mıyım? Lakin karşılaşmasam da, benim böyle yerlere gelmem gurur veriyor. İçimde yaşıyorum sevincimi. Kimseye söylemedim daha. Sadece ailem ve bir arkadaşım biliyor. Ve şimdi günlüğümü okuyan siz.

Gerçekten hayatta herşeyin bir nedeni var. Bunu yazıya dökemeyecek kadar hayatımda olaylar yaşadım ki...
Şimdi anlıyorum. Şimdi daha iyi anlıyorum.

Umarım beni hala unutmadınız!
Dualarımızı eksik etmeyelim.
Herşey gönlünüzce olsun.
Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Nasılız?

İşe başladığımı biliyorsunuz. 2 hafta bitti, 3. haftamdayım. Nasıl gidiyor? diye sorarsanız eğer, bana göre fena gitmiyor. Açıkcası şimdilik pek bir iş yaptığım da yok. Ufak ufak işler verilip eğitimden geçiyorum. Burası küçük bir şirket. Yani ofis de çalışan 40 civarı kişi var. Ama imalathane de yoğun zamanlarda 200 kişiyi buluyormuş. Söyledim mi? Bu şirket iş binalarına pencere ve kapı imalat ediyor. Şimdilik memnunum. Pek bir sorun görmedim.

Ama bir Türk ile çalışıyorum. Makine mühendisi burada bir senedir çalışan 31 yaşında evli bir bey. Hiç hoşnut değil. Ben seni kendime yakın gördüm, söylediğim cümleler de eşim de böyle deyip deyip çalışanları kötülüyor. Yüzüne güler herkes ama arkandan laf konuşurlar diyor. Çık, kendini kurtar felan dedi. Kendide iş arıyor. Bir kaç yerden cevap bekliyormuş. Geldiği gibi çıkacakmış. Daha üniversiteden yeni mezun olmuş bir kişi olarak iş ortamları nasıl bilmiyorum tabi. Bakalım.

Her gittiğim yerde bir Türk ile karşılaşıyorum resmen. Ama birden fazla değil. 3. sınıfın sonunda staj yaptığım yere gittiğimde benimle birlikte bir tane daha stajerin başlayacağını duymuştum. Tam 12'den vurdunuz. Diğer stajer de bir Türk oğlanı idi.

Hayatımda gerçekten olan biten bu. Bu aralar aksattım bloğumu biliyorum. Lakin geri dönüşüm çok yakında!

Sağlıkla Kalın.

Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Sonunda!

"Geç olsun da güç olmasın."
En sevdiğim ve sık sık kullandığım cümlelerden bir tanesi. Bu iş meselesi kimseye anlatmasam da beni çok strese sokuyordu. Benim dışımda bütün herkes iş sahibi gibi geliyordu. Neyse çok uzatmayacağım. Ben iş buldum!

Evime araba ile 5 dk bile uzaklıkta olmayan bir şirkette. Yürüsem yürürüm de, Amerikan sokaklarında yürümek gerçekten zor. Endüstri mühendisliği okuduğumu biliyorsunuzdur. Bölümüne aşık bir insan olaraktan "bir işe kapak atayım da, gerisi hallolur." demedim. (gerçi son zamanlar düşünmedim değil.) Sanırım o yüzden de bu kadar süre geçti. Bu şirkette yapacağım iş Production Engineer olarak geçiyor. Google çeviriciye göre Üretim Mühendisiymiş. Beklediğime değdi yani!

Üzerimden bir fil uçuk gitti gibi geldi. Hayırlı olsun diyelim. 3 aylık deneme aşaması olacakmış. Aslında bu beni korkutuyor ama napalım, bu da gelir. Bu da geçer. Hala iş arayanlara bol sabır diliyorum! İnşallah gönlünüze göre bir iş siz de bulacaksınız. Dualarım sizinle.

Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Filmdi Gerçek Oldu

Filmlerde hep şahit oluruz. Birbirlerinden hoşlanan güzel kız ve cesur erkek sonunda buluşmaya karar verir. İlk randevularında herşey mükemmeldir. Ancak kız yediği yemeği ya yanağına bulaştırır ya da burnuna. Erkek bu durumu görünce gülümser, kibarca kızın yanağında ketçap olduğunu ifade eder ve siler. Bu olay iki gencin daha da yakınlaşmasına neden olur. Sonrası Türk dizisi ise en az 100 bölümden oluşan bir yılan hikayesi zaten.

Hayatım öyle bir roman ki, bu tür hikayelerin gerçeğe dönüşmesini yadırgamıyorum artık. Bu ne ki? Lise yıllarımda mnet sitesinde okey oynarken tanıdığım her kişinin yüzlerce masadan benim olduğum odaya girip benim masama dördüncü olması gibiydi. Abartmıyorum. Radar gibi herkesi çekiyordum.

Aslında benim hikayem birazcık daha değişik. Güzel kız yok. Cesur erkek de yok.
Tamam tamam anlatacağım, çok merak ettin mi?

Bildiğiniz üzere bu ayın sonu cadılar bayramı. Bunun üzerine Burger King siyah hamburger çıkarmış. Ve bildiğiniz üzere ben YouTube kanalı açtım. Tadını tatmak ve video çekip sizlere bildirmek güzel bir fikir olur diyerekten, çıktım bir yola. Videoyu çektim. İşe gittim. Ve acaba nasıl olmuş diye videoyu izleyeyim dedim. Son kısımda dişlerimin kapkara olduğunu farkettim!

Birde kendime değil de, kameraya bakıp profesyonel davranıyorum ya.....Birde sonda "birşey kaçırmıyorsunuz." deyip sevimli olmaya çalışıp gülümsüyorum ya.....Vah halime vahhhh!

Utanmayıp bu videoyu da internet alemine yayınlamama kaç puan, peki?
Napalım, ben de böyleyim.

Sağlıkla Kalın.

Video için;
Burger King'den Siyah Hamburger

Okumak Istersen;
Insan Basit Yaşamalı

Boş Vakit


Bu hayatta iki şeyin değerini bilmiyoruz demiş atalarımız. Biri sağlık diğeri ise boş zaman. Lise zamanlarımda "ben ev hanımı olmak istiyorum yeaaaa" diyip dururdum arkadaşlarıma. "Bütün gün Facebook'da FarmVille oynarım." diye de eklerdim. Ama annem o zamanlardan beri bana mühendis olacağımı aşıladığı için "mühendislikte cebimde kalır." diye diye saf saf dolaşırdım. Gel zaman git zaman derken bu vakitlere geldim. Şuan her gün sabah 8'de annem ile kalkıyorum. Annemi, babamı, abimi işe uğurluyorum. Kahvaltı yapıyorum. Odaları topluyorum. Bulaşık yıkıyorum ve saate bakıyorum daha öğlen olmamış. İnternette takıl, YouTube da sörf yap derken öğlen vakti geliyor. Öğlen yemeği ye, gene internette takıl felan filan derken zaman akıp geçiyor bu sıralar. Hı, bu arada abimin üniversite ödevlerini de ben yapıyorum. Hani iş de hergün bakmıyorum. İnsanı daha da strese sokuyor.

Bakıyorum da, elde var sıfır. Hayatımı ne kadar da boş yaşıyorum. Geçen zamanın kıymetini hiç bilmiyorum, hiç! Düşünüyorum, ne yapmalıyım?

Kendime dair, hobilerim de yok ki. Haftada üç kez spora gidiyorum zaten. Şimdi Jeff adında uzun ince bir bey'den dersler almaya başladım. Onun dışında, üniversite arkadaşlarımı görmek istemiyorum, çünkü sadece işsiz olan benmişim gibi geliyor ve bu da bana utanç veriyor. Mezun olduğu okulun sadece %5'nin iş bulmakta zorlandığı bir hayattan bahsediyorum. Acaba kime ne kötülük yaptım.

Bazen düşünüyorum, diğer insanlara göre daha şanslı olabilirim. Sonra da soldan bir ses, Türkiye'de olsan iki cafeye gider insan yüzü görürdün diyor. Acaba Türkiye'ye mi gitsem? Ama şimdi de kış geldi, herkes okulda, işin de gücünde....

Hem istemiyorum artık sanki. Beni Türkiye'den soğuttu. Belki onu görmeyeceğim, ama ihtimalini düşünmek bile gözümden iki damla gelmesine yetiyor.

Bilmiyorum.
Anladım ki, ev hanımı olmak bana göre değilmiş. O kadar da kolay değilmiş.
Duvarlar ile konuşmaya başlamadan önce benim iş bulmam lazım.

Sağlıkla Kalın
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Amerika

Amerika'ya gelmeden önce buranın aynı filmlerdeki gibi olduğunu düşünmüştüm. Çoçukların sokakta afacan olduğunu sanıp herkesin ağaç evleri olduğunu tahmin ediyordum. Geldiğim de anladım ki, ne dışarı da çoçuk var ne de ağaçlarda evler. 14 yaşındaki bir velet için ne kadar da hüsran verici, değil mi? Ben artık katılmıyor olsam da, dışarıdan bakana Amerika hala çok merak edilen bir ülke. Gerek yaşamı, gerek zorlukları gerekse kültürü. Türklerin anlamadığı ama yaptığı o kültürü...

Hazır YouTube olayına girmiş iken, böyle bir video'ya değineyim dedim. Videoyu kesip biçerken milyonlarca yorum geldi gibi bir duygu vermiş olsam da, iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yorum geldi sadece. 

Amerika'ya ilk ben 5 yaşında iken gelmişiz. 1 sene kalıp dönmüşüz. Ailem dönmek istemiş, beğenmemiş buraları. Evet evet, bu rüya ülkesini beğenmemişler. Sonra yıllar geçti ve tekrardan Amerika kararı alındı. Video'da da değindiğim gibi Green Card'lı olanlar en fazla 3 ay kendi ülkesinde kalabiliyor. Biz tam 9 sene 8 ay kalmışız. 10 sene sonra da Green Card iptal oluyor. Amerika da yaşadığımız her 10 sene yenilemeniz gerekiyor. Tabiki de herkes giremezsiniz desene de, kader değil mi? Polisin pasaportlara sonra da bize bakıp "Welcome to America!" demesi hala kulaklarımda çınlıyor.

İşte o zaman hayat hikayem başladı. Lise bana göre fena değildi. Filmlerdeki gibi kötü karakterli ve beni dolaba sıkıştıran çoçuklar ile karşılaşmadım. İngilizce öğretmeye çalışan öğretmen, Rus idi. Beni de çok severdi. Her bir işimin peşinden koştururdu, sağolsun. İlk geldiğim sene Türkiye ye gitmeyince, o gitmiş ve bana anahtarlık getirmişti. Beden dersin de hoca bana bir kaç kez üstümü değiştirmedim diye C verince, hocayla konuşup notumu düzeltmişti. Bir gün beni kızdırmıştı ve babamı çağırıp "Büşra çok inat, 1 haftadır benimle konuşmuyor." demişti. Facebook hesabım olduğu zamanlarda da fotoğraflarımın altına "çok güzelsin" yazan da o, bildiniz. Ah lise ah! Açıkcası hep liseyi Türkiye de okumak istemiştim. Olmadı. Bende o Türk dizilerindeki lise hayatına özenmedim desem yalandır.

Sonra geldi üniversite. Arkadaşım ile 2 sene aynı okuldaydık. Aynı dersleri aldık. O hemşirelik okumak istiyordu, ben de mühendislik. Ama ben aynı sınıfta olmak için ihtiyacım olmayan dersleri aldım. Arkadaşlıkta bunu gerektirir? Şimdi suratını gören cennetlik. Sevgilisi niyetine arkadaşlarını unutanları hiç anlamıyorum! Sonra ben okul değiştirerek endüstri mühendisliğini okudum ve bitti. İş bulmayı kolaylaştıran bir dua istiyorum....

İnsanların davranışlarına gelirsek, burada en ufak bir şey de teşekkür etmesini sonra da özür dilemesini iyi biliyorlar. Türkiye tatilinde Bakırköy - Taksim otobüsünden inerken şöföre teşekkürler demiştim de, suratıma bön bön bakmıştı.

İşte böyle.
En uzun yazımdı sanırım. Videoda uzun oldu gerçi.

İzlemek için;

Sağlıkla Kalın.


Dur!

"Stop making memories with the people you rather forget."
Her gün bu cümleyi okuyup, "ne kadar da doğru!" diyorsun bu aralar.
Yok bana şimdi bu cümleyi söylese böyle derim. Yok onu orada görsem böyle yaparım. Yok şu hareketine cevabım bu olurdu....
Hayatımdan birisi çıkmış ise, bir nedeni vardır elbet. Bırak orada da kalsın. Sahip olduklarım ile ben gayet mutluyum. Mutluyum.

- İçimdeki ben.

Ee, senden naber?

Selam.
Hala mezun ve işsizim. Nazara geldiğime inanıyorum. Başka açıklaması yok gibi. Şaka gibi. Bu konu hakkında günlerce konuşabilirim gibi....

Onun dışında hiç bir değişiklik yok.
Dün müstakbel arkadaşlarım ile piknik yapmaya gittik. Uzun süreden beri aklımdaydı. Millet taaaaaa nerelerden geliyor Central Park'a gidelim de, piknik yapalım diye biz burnumuzun dibinde gitmiyoruz diyerekten herkesi gazladım. Geçen cuma günü şuan aklıma gelmeyen bir nedenden dolayı gidemedik. Gün bu gündür deyip dün attık kendimizi sokaklara.

Sara makarna salatası yaptı. Ben sandviç yaptım ve Anthony'de geriye kalan atıştırmalıkları getirdi. Bu arada biz sağlıklı beslenmeye başladık ve spora yazıldık. Fit olmam gerekiyor artık. Ciddiyim.

Güzel bir gün oldu. Huzur doluydu.

Sanırım en son yazımdan sonra hayatımda olan aksiyon sadece bu kadardı. Dur bir düşüneyim. Evet, bu kadar.

Hııııııııııııı, birde ne var biliyor musunuz? YouTube videolarımın altına yorum yazan iki bağımsız kişi beni çok mutlu etti. Neymiş neden bu kadar az takipçim olduğumu anlamıyorlarmış. Anam ne mutlu oldum, sormayın.

Her ne kadar dünden kalan bu fotoğrafı instagrama daha koymasam da, buraya koyayım da, hatıra kalsın. Hemde fotoğraf bloglarda daha iyi oluyormuş. Instagram adımı da şuraya sıkıştırayım mı? Hihihihi. 
Saka şaka. Sağ tarafda mevcut zaten.


Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
Izlemek istersen;


Çocukluk

İstanbul Beyoğlu doğumluyum ben. Çocukluğum İstanbul'da geçti demek istiyorum ama ne kadar doğru olur bilemedim. Cuma günü'nden hazır olan bir bavul kapı girişinde hep dururdu. Her cuma akşamı babam işten geldiği gibi Sapanca yolunu tutardık. O zamanlar oralarda herkes birbirini tanırdı. Kırkpınar'daki amcamın evinden Soğuksuya babamın teyzesine yürürdüm. Oradan babanemin evine Tepebaşına giderdim. Kırkpınar'da beni yolda görenler "Şinasi'nin kızı gelmiş. Bak ne kadar da büyümüş." diye söylenirlerdi. Hiç korkmazdım.

Etrafta yapılan sitelere yerliler çok sinirlenirlerdi. İstanbullular geldi. Ortalık 34 plaka araba kaynıyor derlerdi. Aslında bizim de arabamız 34 plâka idi ama, neyse.

Kırkpınar benim için farklı işte. Babam yeşil çam filmlerinin hep orada çekildiğini söyler. 

Geçenlerde New York'daydım. Washington Square Park'ın içinden geçtik arkadaşlarım ile. Sıcak bir gündü. Su akıtan bir figürün etrafında insanlar toplanmıştı. Sular içinde oynayan iki tane çocuk vardı. Yadırgadım ilk önce. Benim annem hayatta izin vermezdi öyle bir duruma. Sonra çocukluğum aklıma geldi. İlk defa gecelere kadar dışarda kalabildiğim Kırkpınar mesela. Onun ardından anneme buradayım deyip Beşiktaş bulvarından Nişantaşına çıktığım günler. Ne kadar da çok severdim. Hala da çok severim!

Ya 6. sınıftaydım ya da 7. O zamanlardan belliymiş maceracı olacağım. Özgürlüğü sevdiğim. Gerçi ben tahta masayı ve üstüne 3 tane tahta sandalyeyi koyup ve onunda üstüne çıkıp incir koparmaya çalışan bir insanım. Korkmazdım hiç.

Şimdi ise hayat çok farklı. Ah o çoçukluk yılları!
Bu yazı aslında buradaki çocukların çoğu istediğini yapabilmesi ile ilgiliydi. Malesef ki konu dışına çıktım. Üzgünüm.
Belki başka sefere?
Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;

Sevmiyorum

Özleyen, "özledim." desin mi? Evet evet, desin.

Özledim.

Polyanna olmasını çok severim. Ama sinirlenince de ağzımı açıp gözümü yummakdan kaçamıyorum malesef. Arkadaş arasında adımın dobra olmasını da sizden gizleyecek değilim. Ama gerçekten bazı konular var ki, bunların yapılmasından hiç hoşlanmıyorum. Amerikalılar buna "pet peeve" diyorlar. 

Mesela ben birisinin geç kalmasından hiç hoşlanmam. Eğer buluşmak için öğleden sonra 2'de adı lazım olmayan bir kafede buluşmaya söz vermiş isek, ben tam 2'de ya da daha erken orada olurum. Bekletilmeyi hiç ama hiç sevmem. Ki bu sebepten dolayı bende bekletmiyorum.

Zaman bu arkadaş, geri gelmiyor. Senin beni bekleterek zamanımı çalmaya ne hakkın var? Günah değil mi?

Neden insanlar geç kalmasını sever anlamıyorum. Böyle bir arkadaşa(arkadaşlara) sahibim ne yazıkki. Hele bir arkadaş var ki, hazırlanması en az 3 saat alıyor. Görünür de yaptığı bir şey de yok aslında. Eli yavaş diyeceğim o da pek doğru değil. Bir gün oturup, ne yapıyorsun sen diyerek psikolojisine bile inmeye çalıştık. Değişti mi? Hayır. İnsan 7'sinde nasılsa 70'inde de öyledir diyerek, Atalarımız zaten bize selam çakmış.

Anladım ki, büyüklük gene bende kalmalı. Onları da öyle kabul ediyorum. Kabul etmeyi öğrendim. 

Haydi durma sende haykır, seni en çok ne sinir eder?

Sağlıkla Kalın.
Okumak istersen;
İzlemek istersen;

Zamanla Anlıyor İnsan


Pembe bulutlardan inildiğinde, hayat gazete kağıdı ile silinmiş cam gibi parlıyor. Önüne geçip bakıldığında ufuk açık ve net gözüküyor. Olmazsa olmaz diye nitelendirdiğimiz kişilerin/hobilerin/etkinliklerin/davranışların aslında olmadan da çok güzel bir şekilde yaşandığı bir hayattan bahsediyorum. Peki abarttım. Olmadan da "dayanılabilir" bir şekilde yaşandığı bir hayattan bahsediyorum.

Sanırım insan hayatında herkesin adım attığı ve yaşadığı bir dönem noktası oluyor. O saatten sonra iniliyor o bulutlardan ve hayat işte o zaman başlıyor. Bu dönem noktasını sınırlandırmak istemiyorum çünkü kimsenin hayatı bir başkasınınkine eş değer değil. Lakin örnek vermek gerekirse, bir aşk yarası ya da hırs olabilir. Olgunlaşmakta bunun cabası.

Zamanla anlıyor insan.

"Çocuğum her gün fast-food yenmez." lafının önemini. E sağlık dede kapıyı ya çalacak ya da çalmış oluyor o anda çoğu zaman.

Zamanla anlıyor insan.

Anı yaşamanın aslında stres ve ruh hali için su gibi değerli ve bir içim olduğunu.

Ve yine zamanla anlıyor insan.

Vazgeçmek zorunda olduğu kişilerin olduğunu.

Bunların çoğu yıllar geçtikçe gerçekleşiyor. Yıllar geçtikçe bir şekilde öğreniliyor. Yıllar geçtikçe yıllar önce verilen öğütlerin ne kadar da değerli olduğu anlaşılıyor. Bakıyorum da iki tür insan var çevremde. Biri bunların hala farkına varamamış ve olgunluğa erişememiş diğeri ise hayatı elleri arasına yavaş yavaş almaya başlayan ve bir takım işler yapmak için koşturan kişiler. Ben bu iki tür kişileri de yakından izliyorum. Hayatı ayakları altına alan kişilerin mutluluklarına ortak olmak ve ufuk çizgisine zamanla erenlerin nasıl ayakta durduğunu görmek için.

Hayatın ilacı zaman. Unutmamak lazım ki

Zamanla anlıyor insan.

"Ben bunu istiyorum, olsun, olmalı." değil de "Hayırlısı ise olsun, olur." demenin verdiği huzuru.

Sağlıkla Kalın,

Okumak istersen;
İzlemek istersen;